Görüntüleme (gezinme ile): 29 -- Görüntüleme (arama ile): 3 -- IP: 3.215.16.238 -- Ziyaretçi Sayısı:

Özgün Başlık
Hukuk Devletinde Siyasi İktidar ve Yargının Karsılıklı Konumu-İliskileri

Yazarlar
Meltem Dikmen Caniklioğlu

Dergi Adı
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

Cilt
2008, Cilt 10, Sayı 1, ss. 9-58

Özet
Yazılı anayasacılığın tarihini 18. Yüzyıl'a kadar geri götürebiliyor olmamıza rağmen, hukuka dayalı bir yönetim anlayısının izlerini daha uzak bir geçmiste bulmamız mümkündür. “İnsanların değil, yasaların hükümeti” formülünde billurlasan hukukun kutsallığına dayalı sınırlı bir yönetim anlayısı, Ortaçağ'dan tasınıp modern siyasal düsüncenin temelinde de yerini almıs bulunmaktadır. Anayasalar kendilerine ihtiyaç duyulduğu ilk zamandan bu yana, belli bir rejimde yöneten gücü dizginlemek veya ehlilestirme nin kurallarını formüle eden belgeler olarak kabul edilmislerdir. Yönetenin statü ve yetkilerini, yöneten-yönetilen iliskilerini düzenleyen kuralları ve bunların nasıl yorumlanması gerektiğini açıklayan bir dogmatik insa etmek, anayasacıların baslıca istigal sahası olmuştur. Bu yönüyle anayasacılık, batı kültürünün biçimlediği bir olgudur ; devleti ve devlette iktidarı sınırlayan ve kisi haklarını güvenceye alan belgeler olarak doğulu toplumların hukuk düzenlerinde yerini alması batıdaki gelismelerin etkisiyle olmustur. 1789 Fransız İnsan ve Yurttas Hakları Bildirisi'nin 16. maddesindeki “İnsan haklarının korunmadığı ve kuvvetler ayrılığının sağlanmadığı toplumlar asla bir anayasaya sahip değillerdir” ilkesi, bir anayasanın temel islevinin devletin anayasallığını sağlamak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Günümüz anayasacılık anlayısını belirleyen ve islevinde de büyük çapta bir anlam değisikliğine neden olan en önemli gelisme, hukuk ile siyaset arasındaki ayrım çizgilerinin giderek kaybolması ve siyasetin kontrolünü hukukla sağlama konusunda gelistirilen tekniklerin salt hukukun içinde anlamlandırılmasının neredeyse imkansız hale gelmesidir. Anayasa hukuku ile ilgili metodolojik kararsızlıkların kökünde çok kere hukuk-politika iliskisinin, bu disiplin içinde kapsadığı alanın yeterince dikkate alınmaması ya da hukuk-politika iliskilerine getirilen farklı çözümlerin yarattığı anlasmazlıklar vardır. Düsünsel çerçevesi genisleyen ve pratik olarak da toplum-siyaset iliskisine ait farklı kodlar gelistiren demokrasi, katılımı kendisi açısından en belirleyici gösterge haline getirmis ve böylece hukuk, yönetim faaliyetine toplumun katılımını sağlayan bir teknik araç konumuna indirgenmistir. Anayasacılık bu gelismeden kendine düsen payı, demokratik yönetim olgusunun gereksindiği yeni uygulama ve tercihlerin kural biçiminde anayasa belgesine aktarılarak sabitlenmesi seklinde almıstır. Anayasaların yapımı ve değistirilmesi eyleminde, politik tercih ve kararların zeminini olusturacak biçimde anayasal kurallar üretmek anlamına gelecek bu yönelim, anayasacılığı, politik tercih ve kararların sonuçlarına indirgemis olmakla, günümüz anayasacılığının içinde olduğu bir tehlikeyi de haber vermektedir. Çünkü bu durumda anayasalar, yöneten çoğunlukların politik tercihlerinin habercisi ya da duyurucusu, bir baska deyisle yapılmıs ve yapılacakların hukuksal zemini haline gelmektedirler. Bu da anayasalara karsı, toplumda yaygın bir biçimde güvensizlik duygusu yaratmaktadır. Politik olanı hukukilestiren ve siyasi sistemi kurumsallastıran bir isleve sahip olan anayasal kuralların, her türlü siyasal faaliyetin hukuk sınırını çizdiği ve siyasal davranısı biçimlediği bir hukuk düzeni yaratması beklenirken, yöneten kesimin siyasi tasarruflarının hukuki kılıfı olarak kullanılması, mesruiyet sorununu da beraberinde getirmektedir. Anayasanın üstünlüğü ilkesi ise tam bu noktada, politik gereksinimlere uygun olarak biçimlenmesi yönünde sürekli didiklenen anayasaların, siyasi iktidarı özellikle temel hak ve özgürlükler alanında sınırlaması zorunluluğundan doğmustur. B. Çağlar bu gelismeyi anayasacılığın varıs noktası olarak açıklar ve “hukuk kıskacında politika” deyimi ile formüle eder. Anayasa ve anayasacılığın salt kurucu iktidar yetkisine sahip temsil organının yaptığı kural ve kurallar demetinden ibaret olmadığı, bu kavramın ortaya çıkıs amacını karsılamak üzere olusturulan normlar ve onların uygulanma süreci ve uygulanması asamasında doğan ihtilaflara getirilen yorumlarla anlam kazanan bütünsel bir süreç olduğu göz önünde bulundurulmadan ne anayasa anlasılabilir, ne de anayasaların yetki ve görev statülerini belirlediği devlet organları arasındaki çekisme ve kavgalara açıklama getirilebilir veya çözüm bulunabilir. Bu konulardaki anlam ve iletisim tıkanıklıklarını açmak için anayasal devletin aynı zamanda bir hukuk devleti olduğu ve olması gerektiğini kabul etmek ilk adım, hukuk devletini ise içeriği maksada uygun ve doğru tanımlanmıs kavramlar üzerinden kavramak ikinci adım olmalıdır. Çünkü, hukuk devleti en sade ve net anlatımla ; devlet yönetiminin ve devlet gücünün bireylerin temel hak ve özgürlükleri doğrultusunda ve bunlar adına sınırlanması olarak tanımlanır. Sınırlama ise devlet gücünün bir anayasal çerçeve içine alınması ile mümkündür. Bu anayasal çerçevede, devlet gücünün kullanımında, gücün kötüye kullanımının engellenmesi ve kendi kendini dengelemesi amacıyla değisik yol ve yöntemler olusturulur. Gücün farklı islevler olarak ayrıstırılıp farklı devlet organları arasında dağıtılması, yasama, yürütme ve yargı olarak isimlendirilen bu islevleri üstlenen organların birbirlerine karsı konumlanısı ve birbirlerine karsı sorumluluğuna iliskin olarak getirilen anayasal kurallar, kurumlar ve ilkeler ; yasalar çerçevesinde devlet gücünün kullanım tarzını belirler. Devlet, kurulus ve isleyis felsefesi olarak hukuk kurallarına bağlı kalmalıdır, hukuk kurallarına bağlılığın güvencesi ise yargı organıdır. 1920 Avusturya Anayasası ile kurulan Avrupa modeli anayasa yargısının mimarı H. Kelsen'in “Anayasanın Yargısal Teminatı : Anayasa Yargısı” formülü, politik olanın hukukla düzenlenmesinde yargının, bugün için de geçerli rolünün erken bir teshisi sayılabilir. Bu gelismenin de etkisiyle çoğulcu sistemlerde çağdas anayasalar artık politik tercih ve kararlarla biçimlenen politik alanın kavranmasında ağırlıklı olarak hukuka dayanmaktadırlar. Hukuka dayanan bir anayasa, hukukla kayıtlı bir devlet iktidarının da yetki çerçevesini olusturur. Hukukun, anayasal bir düzenin hem sınır çizgilerini çekmesi, hem de rehberi ve amacı olması, tanımından baslamak üzere, devletle ilgili tüm kavramların içeriğinin hukuk çizgisinde yeniden yorumlanmasını gerektirir. Çünkü ; “Günümüzde demokrasi önce “hukuk”la tanımlanmakta ve yargı ile yenilenen devlet anlayısı “Anayasal demokrasi”nin özelliği sayılmaktadır”.